8. Sınıf İnkilap Tarihi Atatürk Dönemi Türk Dış Politikası 1. Test

1 Aşağıdaki uluslar arası antlaşmalardan hangisinin imzalanması, Türkiye-Sovyet Rusya arasındaki dostluk ilişkilerini olumsuz yönde etkilemiştir?

  • Montrö Boğazlar Sözleşmesi
  • Balkan Antantı
  • Sadabat Paktı
  • Lozan Antlaşması

1. Sorunun Çözümü

Bu soruda, Türkiye ile Sovyet Rusya arasındaki dostluk ilişkilerini olumsuz etkileyen antlaşmanın hangisi olduğu soruluyor. Kronolojik ve içerik analizine dayanalım:

  • Lozan Antlaşması (1923), Türkiye’nin Batı ile barış yaparak uluslararası sisteme geri dönüşünü sağladı. Ancak Lozan’a ek Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlar askerden arındırıldı ve uluslararası bir komisyonun yönetimine bırakıldı. Bu düzenleme, Karadeniz’in güvenliği açısından Sovyetler için risk doğurdu; zira Boğazlardan yabancı savaş gemilerinin geçişi daha esnek hâle gelmişti. Sovyetler, Boğazların Türkiye’nin tam denetiminde ve askerî güvenlik altında olmasını tercih ediyordu. Bu nedenle Lozan’ın Boğazlar rejimi, ikili dostlukta sürtünme yarattı.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Montrö Boğazlar Sözleşmesi (1936): Lozan’daki sakıncaları Türkiye ve Sovyetler lehine düzeltti. Türkiye’ye Boğazlarda tam egemenlik ve yeniden tahkim imkânı verdi; Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine tonaj ve süre sınırlamaları getirdi. Bu, Sovyet güvenlik beklentileriyle uyumluydu; ilişkileri olumlu etkiledi.
  • B) Balkan Antantı (1934): Türkiye, Yunanistan, Romanya ve Yugoslavya arasında savunma ağırlıklı bir düzenlemeydi; anti-Sovyet bir içerik taşımıyordu. Esas hedef, revizyonist tehditlerin dengelenmesiydi. Sovyetlerle dostluğu hedef almamıştır.
  • C) Sadabat Paktı (1937): Türkiye, İran, Irak ve Afganistan arasında saldırmazlık ve iyi komşuluk ilkelerine dayalı bir düzenlemedir. Sovyet çıkarlarıyla doğrudan bir çatışma oluşturmadı; bölgesel istikrar vurgusu taşıyordu.

Özetle, Lozan Antlaşması’nın özellikle Boğazlar rejimine ilişkin hükümleri Sovyet güvenlik algısıyla çelişmiş ve dostluk ikliminde geçici bir soğumaya yol açmıştır. Bu nedenle doğru cevap “D” şıkkıdır.

2 1934 yılında kurulan Balkan Antantı’nda alınan kararlardan bazıları şunlardır:

  • Antantta yer alan devletler, birbirlerinin bağımsızlıklarına saygı duyacaklar ve sınırlarını karşılıklı olarak garanti edeceklerdir.
  • Balkan devletleri, kendi aralarında ve bölge dışındaki devletlerle yapacakları antlaşmalarda birbirlerinin görüşlerini alacaklardır.
  • Ekonomik konularda devletlerin karşılıklı çıkarları gözetilecektir.
Buna göre Balkan Antantı’na katılan devletlerin;

I. Bölgesel barışa katkı sağlamak,
II. Yayılmacı bir politika izlemek,
III. Savaş durumunda birbirlerine yardım etmek

Amaçlarından hangilerini gerçekleştirmeye çalıştıkları söylenebilir?

  • Yalnız I
  • I ve III
  • II ve III
  • I, II ve III

2. Sorunun Çözümü

Bu soruda, 1934 yılında kurulan Balkan Antantı’nın alınan kararlarına göre, katılan devletlerin hangi amaçları gerçekleştirmeye çalıştıklarını değerlendirmemiz istenmektedir. Karar metninde belirtilen hususlar incelendiğinde, antantın temel amacı barışın ve güvenliğin sağlanması olarak öne çıkmaktadır. Aşağıda, her bir yargının neden doğru veya yanlış olduğunu detaylı bir şekilde inceleyeceğiz:

  • I. Bölgesel barışa katkı sağlamak: Karar metnindeki “birbirlerinin bağımsızlıklarına saygı duyma” ve “sınırların karşılıklı garanti altına alınması” ifadeleri bu amacın açık bir göstergesidir. Bu düzenlemeler, ülkeler arasında çatışma riskinin azaltılması ve barış ortamının tesis edilmesi yönünde alınan önlemlerdir. Dolayısıyla, bu yargı kesinlikle geçerlidir.
  • II. Yayılmacı bir politika izlemek: Antant kapsamında yer alan devletler arasında, karşılıklı saygı ve sınırların korunmasına yönelik anlaşmalar yer almıştır. Bu durum, devletlerin yayılmacı politikalar izleyerek topraklarını genişletme arzusu ile çelişmektedir. Böylece, yayılmacı politika izleme amacı antantın ruhuna aykırıdır ve bu yargı reddedilmelidir.
  • III. Savaş durumunda birbirlerine yardım etmek: Metinde, doğrudan askeri işbirliği veya savaş durumunda yardım sağlanacağına dair bir ifade bulunmamaktadır. Verilen kararlar daha çok barışın korunması ve ekonomik çıkarların gözetilmesi üzerine odaklanmıştır. Bu nedenle, savaş durumunda yardım etme gibi bir amaç antantın belirleyici hedefleri arasında yer almamaktadır.

Özetle; antantın alınan kararlarına göre, devletler arasında barışın sağlanması amacı öne çıkmakta, fakat yayılmacı politikalar ve savaş durumunda askeri yardım gibi unsurlar desteklenmemektedir. Bu değerlendirmeler ışığında, yalnızca Bölgesel barışa katkı sağlamak ifadesi, antantın gerçek amaçları ile örtüşmektedir. Bu nedenle doğru cevap “A: Yalnız I” şıkkıdır.

3 Atatürk Dönemi’nde çoğulcu demokrasinin gerçekleşebilmesi için, bizzat onun isteği ile siyâsî parti kuran devlet adamı aşağıdakilerden hangisidir?

  • Adnan (Adıvar)
  • Celâl (Bayar)
  • Ali Fethi (Okyar)
  • Kâzım (Karabekir)

3. Sorunun Çözümü

Bu soru, Atatürk Dönemi’nde çoğulcu demokrasi fikrinin pratikte sınanması amacıyla, Atatürk’ün bizzat isteğiyle kurulan bir siyâsî partiyi ve bu partiyi kuran devlet adamını hatırlatmayı hedefler. Atatürk, tek parti düzeninde siyasal katılımı ve denetimi artırmak niyetiyle Ali Fethi (Okyar)’dan bir muhalefet partisi kurmasını istemiş; Okyar da Serbest Cumhuriyet Fırkasını \( \text{Ağustos } 1930 \) tarihinde tesis etmiştir. SCF, kısa sürede geniş ilgi görmüş; seçim denemeleri yapılmış, programında liberal iktisat vurguları ve hürriyetçi yaklaşımlar öne çıkmıştır. Ancak beklenmeyen toplumsal gerilimler ve yanlış anlaşılmalar nedeniyle parti, Okyar’ın kararıyla \( 1930 \) yılı sonunda kendini feshetmiştir. Buna rağmen girişim, çoğulculuğun ve sandık tecrübesinin sistemde denenmesi bakımından eğitici bir adım olmuştur.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Adnan (Adıvar): Adnan Adıvar, Cumhuriyet’in ilk yıllarında etkili bir isimdir; ancak Atatürk’ün doğrudan talebiyle parti kuran kişi değildir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası \( 1924 \) girişimleriyle ilişkilense de, Adıvar bu bağlamda kurucu-lider rolünde değildir.
  • B) Celâl (Bayar): Bayar, Atatürk döneminde başbakanlık yapmış; fakat Demokrat Parti’yi \( 1946 \) yılında, Atatürk’ten sonra ve İnönü döneminde kurmuştur. Dolayısıyla soru köküyle zaman bakımından örtüşmez.
  • D) Kâzım (Karabekir): Karabekir Paşa, \( 1924 \)’te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın önde gelen ismidir; ancak bu parti Atatürk’ün bizzat isteğiyle kurulmamıştır. Atatürk, çok partili denemelere müsamaha göstermiş olsa da doğrudan kurdurduğu parti SCF’dir.

Sonuç olarak, Atatürk’ün özgür rekabeti denemek ve çoğulculuğu sınamak amacıyla kurulmasını istediği parti Serbest Cumhuriyet Fırkası olup bunu kuran devlet adamı Ali Fethi (Okyar)’dır. Bu nedenle doğru cevap “C” şıkkıdır.

4 Aşağıdakilerden hangisi II.TBMM’nin gerçekleştirdiği uygulamalardan biri değildir?

  • Ankara’nın başkent olması
  • İstiklâl Marşı’nın kabûl edilmesi
  • Lozan Antlaşması’nın onaylanması
  • 1924 Anayasası’nın kabûl edilmesi

4. Sorunun Çözümü

Bu soruda, II. Türkiye Büyük Millet Meclisi döneminde gerçekleştirilen uygulamalardan hangisinin yapılmadığı sorulmaktadır. Öncelikle şunu bilmeliyiz ki, II. TBMM 11 Ağustos 1923’te toplanmış ve 1927 yılına kadar görev yapmıştır. Bu dönem, Cumhuriyet’in ilanı sonrası yapılan köklü siyasi, hukuki ve diplomatik düzenlemeler açısından oldukça yoğun bir süreçtir.

  • II. TBMM’nin gerçekleştirdiği uygulamalar:
    • Ankara’nın başkent olması (\(13\) Ekim \(1923\)): Yeni devletin merkezinin belirlenmesi ve modern başkent anlayışının yerleşmesi açısından önemli bir karardır.
    • Lozan Antlaşması’nın onaylanması (\(24\) Temmuz \(1923\) imzalanmış, TBMM tarafından onaylanmıştır): Bu antlaşma ile Türkiye’nin uluslararası hukuki statüsü kesinleşmiştir.
    • 1924 Anayasası’nın kabul edilmesi (\(20\) Nisan \(1924\)): Cumhuriyet’in temel hukuki çerçevesini belirleyen, demokratikleşme yolunda önemli adım olan anayasadır.

Doğru cevaba giden mantık: İstiklâl Marşı’nın kabulü \( 12 \) Mart \( 1921 \) tarihinde I. TBMM döneminde gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu gelişme II. TBMM’ye ait değildir. Bu bilgi, soruda aranan “gerçekleştirilmemiş” maddeyi doğrudan ortaya koyar.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Ankara’nın başkent olması: II. TBMM döneminde gerçekleşmiştir, dolayısıyla yanlış seçenek değildir.
  • C) Lozan Antlaşması’nın onaylanması: II. TBMM’nin en önemli diplomatik adımlarından biridir, bu yüzden doğru olmayan seçeneğimiz bu değildir.
  • D) 1924 Anayasası’nın kabul edilmesi: Yine II. TBMM döneminde yapılmış olup Cumhuriyet rejiminin hukuki temelini oluşturmuştur.

Sonuç olarak, II. TBMM döneminde gerçekleştirilmeyen uygulama İstiklâl Marşı’nın kabulü olup bu olay I. TBMM dönemine aittir. Bu nedenle doğru cevap “B” şıkkıdır.

5 Cumhuriyet rejimi ile ulusal egemenliğe dayalı devlet sistemi benimsenmiştir.
Türkiye’de bu değişikliğin kolayca gerçekleşmesine ortam hazırlayan uygulama, aşağıdakilerden hangisidir?

  • Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması
  • Tekke, zâviye ve türbelerin kapatılması
  • Halifeliğin kaldırılması
  • TBMM’nin açılması

5. Sorunun Çözümü

Soru, Cumhuriyet rejimi ile ulusal egemenliğe dayalı devlet sisteminin benimsenmesini sağlayan ortamın hangi uygulama ile kolaylaştığını sorgulamaktadır. Öncelikle bilinmelidir ki, ulusal egemenlik ilkesi, milletin kendi iradesiyle devleti yönetmesini ve meşruiyetin kaynağının halk olması anlayışını ifade eder. Bu ilke doğrultusunda en kritik adım, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıdır.

\( 23 \ \text{Nisan} \ 1920 \) tarihinde açılan TBMM, “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir.” ilkesini hayata geçirerek padişahın otoritesini fiilen ortadan kaldırmış ve yönetim yetkisini millete bırakmıştır. Böylece Cumhuriyet’in ilanına giden süreçte halk iradesinin kurumsal temeli oluşturulmuştur. TBMM’nin varlığı, Cumhuriyet ilan edildiğinde herhangi bir yönetim boşluğu yaşanmadan geçişi mümkün kılmıştır.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması (1924): Bu gelişme, laiklik alanında önemli bir adımdır ancak doğrudan ulusal egemenlik anlayışının uygulanmasını sağlayan temel yapı değildir.
  • B) Tekke, zâviye ve türbelerin kapatılması (1925): Toplumsal ve dini alanda modernleşme amacını taşıyan bir düzenlemedir. Egemenliğin kaynağını halk olarak belirleyen siyasal sistemin doğrudan kurucu adımı değildir.
  • C) Halifeliğin kaldırılması (1924): Dinin devlet yönetimindeki etkisini azaltarak laikleşme sürecini hızlandırmıştır. Ancak Cumhuriyet rejimine geçişi kolaylaştıran temel adım, halkın iradesini temsil eden meclisin açılmasıdır.

Dolayısıyla, Cumhuriyet rejimine geçişin önünü açan, ulusal egemenliğe dayalı yönetim anlayışını fiilen hayata geçiren uygulama TBMM’nin açılmasıdır. Bu nedenle doğru cevap “D” şıkkıdır.

6
Aşağıda Musul Sorunu ile ilgili önemli gelişmeler verilmiştir:

3 Kasım 1918

Zengin petrol yataklarına sahip Musul, İngilizler tarafından işgal edildi.

28 Ocak 1920

Son Osmanlı Mebusan Meclisi Misakımillî’yi kabul etti. Musul, Misakımillî içinde kaldı.

24 Temmuz 1923

Lozan Antlaşması gereği Musul sorununun çözümü Türkiye ile İngiltere arasında dokuz ay içerisinde gerçekleşecek ikili görüşmelere bırakıldı.

19 Mayıs 1924

Musul ile ilgili Türkiye ve İngiltere arasında ikili görüşmeler başladı, ancak sonuç alınamadı. Konu Milletler Cemiyeti’ne taşındı.

Şubat 1925

Türkiye iç sorunlarla uğraşırken Doğu Anadolu’da çıkan isyan bastırıldı.

5 Haziran 1926

Türkiye ile İngiltere arasında Ankara Antlaşması imzalandı. Musul, Irak’a bırakıldı. Türkiye, bölge petrolleri gelirinin %10’unu 25 yıllığına almayı kabul etti.

Bu tablodan,
I. Musul sorunu Misakımillî’ye uygun şekilde çözülmüştür.
II. Musul sorunu gündemde iken Türkiye iç sorunlarla uğraşmıştır.
III. Önemli yer altı kaynağına sahip olması, Musul’un önemini arttırmıştır.

yargılarından hangilerine ulaşılır?

  • I ve II
  • I ve III
  • II ve III
  • I, II ve III

6. Sorunun Çözümü

Bu soruda, Musul Sorunu ile ilgili gelişmelerin sunulduğu timeline üzerinden üç yargı incelenmiştir. Aşağıdaki açıklamalarda her bir yargının neden doğru ya da yanlış olduğunu detaylı şekilde ele alacağız:

  • I. Musul sorunu Misakımillî’ye uygun şekilde çözülmüştür:
    28 Ocak 1920‘de Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nin Misakımillî’yi kabul etmesi ile Musul’un sınırlar içerisinde gösterilmesi, başlangıçta bu yönde bir beklenti yaratmıştır. Ancak, sonrasında 24 Temmuz 1923‘te Lozan Antlaşması gereği Musul meselesi müzakerelere bırakılmış; 5 Haziran 1926‘daki Ankara Antlaşması ile Musul, Irak’a bırakılarak Türkiye’nin Misakımillî anlayışıyla uyuşan bir çözüm üretilmemiştir. Bu nedenle, bu yargıya ulaşılamaz.
  • II. Musul sorunu gündemde iken Türkiye iç sorunlarla uğraşmıştır:
    Timeline’da Şubat 1925‘te Türkiye’nin iç sorunlarla meşgul olduğu belirtilmektedir. Bu durum, Musul sorununun çözüm sürecinde öncelik kazanamadığını ve iç politikadaki zorlukların gündemi meşgul ettiğini açıkça ortaya koyar. Bu yargı, verilere dayalı olarak doğrudur.
  • III. Önemli yer altı kaynağına sahip olması, Musul’un önemini arttırmıştır:
    3 Kasım 1918‘de Musul’un zengin petrol yataklarına sahip olması, işgal edilme nedenlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Bu stratejik ve ekonomik önem, Musul’un uluslararası arenada tartışılan bir konu haline gelmesinde etkili olmuştur. Dolayısıyla, bu yargı da geçerlidir.

Sonuç olarak; verilen bilgiler ışığında I. yargıya ulaşılamaz; çünkü Musul sorunu Misakımillî kapsamında kesin bir şekilde çözülmemiştir. Ancak II. ve III. yargılar hem tarihsel süreçte gözlemlenmiş hem de olayların akışını doğru bir şekilde yansıtmaktadır. Bu sebeple doğru cevap “C: II ve III” şıkkıdır.

7
Harita

Balkan Antantı’na Katılan Ülkeler
Taraf devletler Balkan Antantı ile II. Dünya Savaşı öncesi bulundukları bölgede barışı ve güvenliği sağlamayı amaçlamışlardır.

Yukarıdaki harita ve bilgi değerlendirildiğinde Balkan Antantı ile ilgili,
I. Antanta katılmayan Balkan ülkeleri vardır.
II. Karadeniz’in güvenliği sağlanmıştır.
III. Türkiye barışçıl bir politika izlemektedir.

Yargılarından hangilerine ulaşılamaz?

  • Yalnız II
  • I ve II
  • II ve III
  • I, II ve III

7. Sorunun Çözümü

Bu soruda, verilen harita ve açıklama metnine dayanarak Balkan Antantı’na katılan ülkelerin ortak amacı göz önüne alınmıştır. Soruda yer alan üç yargıdan hangilerine ulaşılamayacağı değerlendirilirken, açıklamalara ve haritada sunulan bilgilere göre yorum yapmak gerekmektedir. Aşağıdaki maddelerde her bir yargı, detaylı olarak incelenmiştir:

  • I. Yargı: “Antanta katılmayan Balkan ülkeleri vardır.”
    Haritada yalnızca Balkan Antantı’na katılan ülkelerin gösterilmesi, diğer Balkan ülkelerinin varlığını dolaylı olarak ima edebilmektedir. Bu nedenle, öğrenciler bu yargıyı, eksik kalan bilgiyi tamamlayarak değerlendirebilmektedir. Dolayısıyla, bu yargı hakkında ulaşılan bir sonuca varılabilmektedir.
  • II. Yargı: “Karadeniz’in güvenliği sağlanmıştır.”
    Verilen harita ve metinde, Balkan Antantı’nın barış ve güvenliği sağlama amacı vurgulanmış olsa da, özellikle Karadeniz’in güvenliğinin sağlanıp sağlanmadığına dair somut veya net bir bilgi yer almamaktadır. Bu nedenle, bu yargıya ilişkin kesin bir sonuca ulaşmak mümkün görünmemektedir.
  • III. Yargı: “Türkiye barışçıl bir politika izlemektedir.”
    Taraf devletlerin barış ve güvenlik amacı gütmesi, Türkiye’nin de bu çerçevede hareket ettiğini düşündürmektedir. Harita ve açıklamalardan, Türkiye’nin barışçıl yaklaşıma sahip olduğu yorumlanabilir. Bu durumda, bu yargı da doğrudan desteklenebilecek bir nitelik taşımaktadır.

Özetle; İki yargıdan, karadeniz güvenliği ile ilgili olan II. yargıya verilen bilgiler yetersiz kalmakta, çünkü harita veya metinde Karadeniz’in güvence altına alındığına dair net bir ifade bulunmamaktadır. Diğer yargılar, dolaylı da olsa yorumlanabilir niteliktedir. Bu değerlendirme sonucunda, yalnızca “II” yargısına ulaşılamaz. Bu nedenle, doğru cevap “A: Yalnız II” şıkkıdır.

8 Yukarıdaki devletlerden hangisi veya hangileri Balkan Antantı’ndan ilk önce ayrılmıştır?

1. Yugoslavya
2. Yunanistan
3. Türkiye
4. Romanya

  • Yalnız 1
  • 2 ve 3
  • 1 ve 4
  • Yalnız 3

8. Sorunun Çözümü

Soru, Balkan Antantı’na üye olan devletlerden hangisinin veya hangilerinin bu birlikten ilk önce ayrıldığını soruyor. Öncelikle hatırlayalım: Balkan Antantı, \( 9 \ \text{Şubat} \ 1934 \) tarihinde Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya arasında imzalanmıştır. Amaç, özellikle revizyonist devletlerin (Almanya, İtalya ve Bulgaristan) Balkanlar’daki statükoyu değiştirme girişimlerine karşı ortak bir güvenlik anlayışı geliştirmekti.

Ancak 1930’ların sonlarına doğru II. Dünya Savaşı öncesindeki siyasi gelişmeler, bu ittifakı zayıflattı. İlk kopuş Yugoslavya tarafından gerçekleşti. Yugoslavya, Almanya ve İtalya ile yakınlaşarak Mart 1941’de Üçlü Pakt’a katıldı ve böylece Balkan Antantı’ndan fiilen uzaklaştı. Bu durum, ittifakın caydırıcılığını ciddi biçimde sarstı.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • B) 2 ve 3 (Yunanistan ve Türkiye): Yunanistan, II. Dünya Savaşı sırasında İtalya’nın 1940’taki saldırısına uğrayana kadar antantta yer almaya devam etti. Türkiye ise savaş boyunca tarafsız kalma politikasını sürdürdü ama ittifaktan ilk ayrılan ülke değildir.
  • C) 1 ve 4 (Yugoslavya ve Romanya): Romanya, Yugoslavya’dan sonra ittifaktan uzaklaşmıştır. Dolayısıyla “ilk önce” ifadesine uymaz.
  • D) Yalnız 3 (Türkiye): Türkiye, Balkan Antantı’nın kurucu üyesidir ve ilk ayrılan ülke olmamıştır.

Sonuç olarak, ilk önce ayrılan devlet Yugoslavya olmuştur. Bu nedenle doğru cevap “A” şıkkıdır.

9 İç ve dış sebepleri dikkate alındığında, aşağıdakilerden hangisinin Şeyh Sait İsyânı’nın çıkışında etkili olduğu söylenemez?

  • TBMM’nin açılmasını engellemek
  • Musul çevresinin Irak’a bırakılmasını sağlamak
  • Lâik amaçlı inkılâplara engel olmak
  • TBMM’yi ve Atatürk’ü halkın gözünden düşürmek

9. Sorunun Çözümü

Bu soru, Şeyh Sait İsyanı’nın nedenlerini hem iç hem de dış etkenler açısından değerlendirerek, hangisinin isyanın çıkışında etkili olmadığını tespit etmeyi amaçlıyor. Şeyh Sait İsyanı, \( 13 \ \text{Şubat} \ 1925 \) tarihinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde patlak vermiştir. İsyanın arka planında hem iç sebepler hem de dış etkiler bulunmaktadır.

İç sebepler:

  • Lâik amaçlı inkılâplara tepki: Halifeliğin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi dini otoritenin etkisini azaltan reformlar, bölgede muhafazakâr çevrelerde tepki yaratmıştır.
  • Merkezi otoritenin güçlenmesi: Cumhuriyet yönetiminin, feodal-aşiret düzenini zayıflatmaya yönelik politikaları yerel güç odaklarının çıkarlarına ters düşmüştür.

Dış sebepler:

  • Musul meselesi: O dönemde Musul’un statüsü henüz kesinleşmemişti. İngiltere, bölgedeki karışıklıkların Musul’un Irak’a bırakılmasını kolaylaştıracağını umuyordu.
  • Türkiye’nin uluslararası konumu: İsyanın, genç Cumhuriyet’in siyasi istikrarını zayıflatması, yabancı devletlerin çıkarına olabilirdi.

Diğer şıkların değerlendirilmesi:

  • B) Musul çevresinin Irak’a bırakılmasını sağlamak: İngilizlerin isyana zemin hazırlayan dış politika hamleleri arasında yer alır; dolayısıyla etkili olmuştur.
  • C) Lâik amaçlı inkılâplara engel olmak: İsyanın temel iç motivasyonlarından biridir.
  • D) TBMM’yi ve Atatürk’ü halkın gözünden düşürmek: İsyanın siyasal hedeflerinden biri olarak görülür.

TBMM’nin açılmasını engellemek ise isyanın amacı olamaz; çünkü TBMM zaten 1920’de açılmış ve 1925’te beşinci yılına girmiştir. Dolayısıyla bu hedef, tarihsel olarak mümkün değildir.

Sonuç olarak, Şeyh Sait İsyanı’nın çıkışında etkili olmayan seçenek “A” şıkkıdır.

10 Aşağıdakilerden hangisi, diğerlerinden sonra gerçekleştirilmiştir?

  • Takrir-i Sükûn Kanunu’nun hazırlanması
  • Ölçü aletlerinin değiştirilmesi
  • I. Beş Yıllık kalkınma Plânı’nın uygulanması
  • Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkartılması

10. Sorunun Çözümü

Soru, verilen dört gelişmeden hangisinin tarih olarak en sonra gerçekleştiğini bulmamızı istiyor. Bu nedenle her bir olayı tarih sırasına göre değerlendirelim:

  • Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkarılması – \( 3 \ \text{Mart} \ 1924 \): Halifeliğin kaldırılması ile birlikte hanedan üyelerinin Türkiye dışına çıkarılması kararı alınmıştır. Bu, Cumhuriyet’in ilanından sonraki önemli siyasi adımlardan biridir.
  • Takrir-i Sükûn Kanunu’nun hazırlanması – \( 4 \ \text{Mart} \ 1925 \): Şeyh Sait İsyanı sonrasında iç güvenliği sağlamak ve muhalefeti sınırlandırmak amacıyla çıkarılmıştır.
  • Ölçü aletlerinin değiştirilmesi – \( 26 \ \text{Mart} \ 1931 \): Uluslararası ölçü birimleri (metre, kilogram vb.) kabul edilmiş; bu düzenleme, ekonomik ve teknik uyumu sağlamaya yönelik bir yeniliktir.
  • I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın uygulanması – \( 1934 \)–\( 1938 \): Türkiye’nin planlı kalkınma döneminin ilk örneği olup sanayi yatırımlarına öncelik verilmiştir. Bu gelişme, diğer üçünden daha sonraki bir tarihte gerçekleşmiştir.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Takrir-i Sükûn Kanunu – 1925 yılına aittir, en son gelişme değildir.
  • B) Ölçü aletlerinin değiştirilmesi – 1931’de olmuştur, ancak 1934’te başlayan kalkınma planından öncedir.
  • D) Osmanlı Hanedanı’nın yurt dışına çıkarılması – 1924’te olmuştur ve en erken tarihli gelişmedir.

Sonuç olarak, bu gelişmelerden en sonra gerçekleşen, I. Beş Yıllık Kalkınma Planı’nın uygulanmaya başlanmasıdır. Bu nedenle doğru cevap “C” şıkkıdır.

11 Aşağıdaki kanunlardan hangisi, 3 Mart 1924’te kabûl edilmiştir?

  • Hıyanet-i vataniye
  • Teşvik-i Sanayi
  • Takrir-i Sükûn
  • Tevhid-i Tedrisat

11. Sorunun Çözümü

Bu soru, 3 Mart 1924 tarihinde kabul edilen kanunlardan hangisinin soruda yer aldığını tespit etmeyi amaçlıyor. 3 Mart 1924, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde köklü reformların yapıldığı çok önemli bir gündür. Bu tarihte kabul edilen üç temel kanun şunlardır:

  • Halifeliğin kaldırılması
  • Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması
  • Tevhid-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Kanunu)

Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, medreseler kapatılmış, eğitim programlarında birlik sağlanmıştır. Bu düzenleme, laik ve çağdaş eğitim sistemine geçişte kritik bir dönüm noktasıdır.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Hıyanet-i Vataniye Kanunu: İlk olarak 1920’de çıkarılmış, daha sonra 1923’te bazı ek maddelerle genişletilmiştir; 3 Mart 1924 ile doğrudan bağlantılı değildir.
  • B) Teşvik-i Sanayi Kanunu: 1927 yılında çıkarılmış, sanayi yatırımlarını özendirmek amacıyla hazırlanmıştır; sorudaki tarihle ilgisi yoktur.
  • C) Takrir-i Sükûn Kanunu: 4 Mart 1925’te kabul edilmiştir ve Şeyh Sait İsyanı sonrasında yürürlüğe girmiştir.

Sonuç olarak, 3 Mart 1924’te kabul edilen kanunlar arasında yer alan Tevhid-i Tedrisat Kanunu, sorunun doğru cevabıdır. Bu nedenle doğru cevap “D” şıkkıdır.

12 Osmanlı Devleti’nin verdiği kapitülasyonlardan yararlanan yabancı devletler Osmanlı topraklarında birçok okul açmışlardı. İlgili oldukları devletlerin konsoloslukları aracılığıyla yönetilen bu okullarda Osmanlı Devleti’nin yeterince denetim hakkı yoktu.

Bu konuda Türk milletinin ortak görüşlerini de dikkate alan Türkiye Cumhuriyeti, yabancı okulları Millî Eğitim Bakanlığına bağlayarak denetim altına aldı ve kanunlara uymayan okulları kapatmaya başladı.

Bu duruma bazı Avrupalı devletler tepki gösterse de Türkiye bu konuyu kendi iç meselesi olarak gördü ve yabancı devletlerin bu konuya müdahale etmesine müsaade etmedi. Böylece yeni Türk Devleti ulusal ve uluslararası çıkarlarını da korumuş oldu.

Buna göre Türkiye’nin, yabancı okullar meselesini çözerken;
I. Tam bağımsızlığı savunma,
II. Millî menfaatleri koruma,
III. Türk kamuoyunu dikkate alma

Durumlarından hangilerine göre hareket ettiği söylenebilir?

  • Yalnız I
  • I ve II
  • II ve III
  • I, II ve III

12. Sorunun Çözümü

Bu soruda, Osmanlı Devleti döneminde yabancı devletlerin kapitülasyonlar kapsamında açtıkları okullar ve bu okulların denetiminde yaşanan sorunlar ele alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti, milli egemenlik ve bağımsızlık ilkesine dayanarak, yabancı okulları Millî Eğitim Bakanlığı çatısı altına almış, kanunlara uymayanları kapatmış ve böylece hem iç düzeni sağlamış hem de ulusal çıkarlarını korumuştur. Aşağıdaki açıklamalarda, verilen üç madde (I, II ve III) neden doğru olduğunu detaylı olarak inceleyeceğiz:

  • I. Tam bağımsızlığı savunma:
    Türkiye Cumhuriyeti, yabancı devletlerin müdahalesini kesin bir şekilde reddetmiş ve bu konuyu kendi iç meselesi olarak görmüştür. Bu durum, devletin tam bağımsızlık ilkesini ne kadar benimsediğinin ve dış müdahalelere kapı aralamamak istediğinin en net göstergesidir.
  • II. Millî menfaatleri koruma:
    Yabancı okulların yönetiminde yaşanan denetim eksikliği, devletin ulusal çıkarlarını tehlikeye atabilecek bir durum yaratmıştır. Türkiye, ulusal ve uluslararası çıkarlarını korumak amacıyla bu okulları Millî Eğitim Bakanlığına bağlayarak stratejik bir adım atmış ve ülke menfaatlerini ön planda tutmuştur.
  • III. Türk kamuoyunu dikkate alma:
    Türk milletinin ortak görüşlerini esas alarak hareket edilmesi, yeni devletin iç politikadaki en önemli yaklaşımlarından biridir. Yabancı okulların kapatılması ve denetim altına alınması kararında, kamuoyunun beklenti ve hassasiyetleri göz önünde bulundurulmuştur. Böylece, devlet politikası hem toplumsal desteği almış hem de ulusal birliğe katkıda bulunmuştur.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, tam bağımsızlık savunma, millî menfaatleri koruma ve Türk kamuoyunu dikkate alma hususları, Türkiye’nin yabancı okullar meselesini çözerken izlediği temel yaklaşımlardır. Her üç madde de birbirini tamamlayarak devletin iç ve dış politikasını yansıtmaktadır. Bu kapsamlı değerlendirme ışığında, Türkiye’nin hareketleri hem ulusal hem de uluslararası arenada haklı görülmekte ve devletin egemenlik anlayışı net bir şekilde ortaya konmaktadır. Bu nedenle, doğru cevap “D: I, II ve III” şıkkıdır.

13 Osmanlı eğitim anlayışı, yeni Türk Devleti’nde sürdürülmemiş, “Millî Eğitim” anlayışı benimsenmiştir.
Buna göre, aşağıdakilerden hangisi, Cumhuriyet Dönemi’nde uygulanan eğitim politikası ile ilgili bir amaç değildir?

  • Lozan Konferansı’nda Avrupa devletleri tarafından belirlenen kurallara uygun eğitim sistemine geçmek
  • Millî târih bilinci ve millî dil politikası oluşturmak
  • Eğitimde eşitlik ilkesini yerleştirmek
  • Çağdaş, lâik ve evrensel bir eğitim politikası uygulamak

13. Sorunun Çözümü

Bu soru, Cumhuriyet Dönemi’nde uygulanan Millî Eğitim politikası ile hedeflenen amaçlar arasından hangisinin bu anlayışa uygun olmadığını sorgulamaktadır. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı’nın parçalı ve dini esaslara dayalı eğitim sistemi terk edilmiş, yerine Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile tüm eğitim kurumları Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu dönüşümün ana amacı, millî, çağdaş ve laik esaslara dayalı, herkes için eşit fırsatlar sunan bir eğitim düzeni kurmaktır.

Cumhuriyet Dönemi’nin eğitim politikası amaçları:

  • Millî kimlik ve tarih bilinci oluşturmak: Türk tarihi ve kültürünü esas alan bir müfredat hazırlanmıştır.
  • Millî dil politikası geliştirmek: Türkçenin geliştirilmesi, yabancı kelimelerden arındırılması ve eğitim dili olarak yerleştirilmesi hedeflenmiştir.
  • Eğitimde eşitlik: Kız ve erkek öğrencilerin aynı okullarda eğitim görmesi, her bölgede okul açılması ve fırsat eşitliği sağlanması amaçlanmıştır.
  • Çağdaş, laik ve bilimsel eğitim: Dini kurumların kontrolünden bağımsız, bilim temelli bir eğitim anlayışı uygulanmıştır.

Seçeneklerin değerlendirilmesi:

  • A) Lozan Konferansı’nda Avrupa devletleri tarafından belirlenen kurallara uygun eğitim sistemine geçmek: Millî Eğitim politikası ulusun kendi ihtiyaç ve hedeflerine göre belirlenmiştir. Lozan’da eğitim sistemiyle ilgili, Türkiye’nin kendi iradesini sınırlayan bir kural konmamıştır. Bu nedenle bu ifade, Cumhuriyet’in eğitim amaçlarıyla uyuşmaz.
  • B) Millî tarih bilinci ve millî dil politikası oluşturmak: Millî Eğitim anlayışının temel hedeflerinden biridir.
  • C) Eğitimde eşitlik ilkesini yerleştirmek: Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun en önemli amaçlarından biridir.
  • D) Çağdaş, laik ve evrensel bir eğitim politikası uygulamak: Cumhuriyet’in temel hedeflerinden biridir.

Sonuç olarak, Cumhuriyet Dönemi eğitim politikaları arasında yer almayan ve Lozan’daki yabancı etkilerle ilişkilendirilen A seçeneği sorunun doğru cevabıdır. Bu nedenle doğru cevap “A” şıkkıdır.

14 1925 yılında Âşâr vergisinin kaldırılmasıyla ulaşılmak istenilen amaç, aşağıdakilerden hangisidir?

  • Köylüye ucuz kredi imkânları sağlamak
  • Köylüyü ekonomik yükten kurtarmak
  • Ticarî geliri arttırmak
  • Üretimi tarımdan sanayi sektörüne kaydırmak

14. Sorunun Çözümü

Bu soru, 1925 yılında Âşâr vergisinin kaldırılması ile ulaşılmak istenilen temel amacı sorgulamaktadır. Âşâr vergisi, Osmanlı döneminde köylünün tarımsal ürünlerinden onda bir oranında alınan bir vergi idi. Cumhuriyet’in ilk yıllarında da uygulanmaya devam etmiş, ancak tarımsal üretim yapan köylü için ciddi bir ekonomik yük haline gelmişti.

1925’te bu verginin kaldırılmasıyla hedeflenen başlıca amaç, köylüyü ekonomik yükten kurtarmak ve üretim motivasyonunu artırmaktı. Böylece köylü, ürününün daha büyük bir kısmını kendi elinde tutabilecek, tarımsal üretimden elde ettiği gelirle yaşam standardını yükseltebilecekti. Ayrıca bu adım, Cumhuriyet yönetiminin “köylü milletin efendisidir” anlayışını somutlaştıran önemli bir reform olarak görülmüştür.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) Köylüye ucuz kredi imkânları sağlamak: Bu, tarımsal destek politikaları kapsamında farklı düzenlemelerle ele alınmıştır. Âşâr vergisinin kaldırılması doğrudan kredi sağlama amacı taşımamaktadır.
  • C) Ticari geliri artırmak: Verginin kaldırılması tarımsal üretim gelirini artırabilir, ancak doğrudan ticari kazançları hedefleyen bir uygulama değildir.
  • D) Üretimi tarımdan sanayi sektörüne kaydırmak: 1920’lerde Türkiye’nin tarıma dayalı ekonomik yapısı devam ediyordu. Verginin kaldırılması tarımsal üretimi teşvik etmiş, sanayiye yönlendirme amacı taşımamıştır.

Dolayısıyla, Âşâr vergisinin kaldırılmasıyla amaçlanan, köylünün üzerindeki ağır ekonomik yükü ortadan kaldırmaktır. Bu nedenle doğru cevap “B” şıkkıdır.

15 Osmanlı Devleti’nden yeni Türk Devleti’ne devrolan ekonomik sorunlar arasında, aşağıdakilerden hangisi yoktur?

  • Özel sektörde teknolojik bilgi eksikliği olması
  • Türklerin sanayi ve ticaret alanlarında tecrübesiz olması
  • Özel teşebbüsün yeterli ekonomik gelişme sağlayamaması
  • Kapitülasyonların yarattığı ekonomik sınırlamaların devam etmesi

15. Sorunun Çözümü

Bu soru, Osmanlı Devleti’nden yeni Türk Devleti’ne miras kalan ekonomik sorunlar arasında hangisinin yer almadığını belirlememizi istiyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Osmanlı’dan devralınan ekonomik miras oldukça ağırdı. Devlet, savaşlardan yorgun çıkmış, sanayi altyapısı zayıf, üretim teknikleri geri kalmış ve özel teşebbüs gücü yetersiz bir ekonomiyle karşı karşıyaydı.

Osmanlı’dan devralınan başlıca ekonomik sorunlar:

  • Teknolojik bilgi eksikliği: Özellikle özel sektörde modern üretim tekniklerinin bilinmemesi, verimliliğin düşük olmasına yol açıyordu.
  • Sanayi ve ticaret alanında tecrübesizlik: Osmanlı’da bu alanlarda yabancı ve gayrimüslim sermaye daha etkin olduğundan, Türk nüfusun deneyimi sınırlıydı.
  • Özel teşebbüsün yetersizliği: Sermaye birikiminin az olması ve yatırım kültürünün gelişmemiş olması, ekonomik kalkınmayı yavaşlatıyordu.

Ancak kapitülasyonların yarattığı ekonomik sınırlamalar, Lozan Antlaşması ile 1923’te kaldırılmıştır. Dolayısıyla yeni Türk Devleti kurulduğunda bu sınırlamalar artık yürürlükte değildi ve doğrudan bir ekonomik sorun olarak devralınmamıştı.

Diğer şıkların neden doğru olduğu:

  • A) Özel sektörde teknolojik bilgi eksikliği: Osmanlı’dan kalan en temel ekonomik sorunlardan biridir.
  • B) Türklerin sanayi ve ticaret alanlarında tecrübesiz olması: Tarihsel koşullar nedeniyle doğru bir tespittir.
  • C) Özel teşebbüsün yeterli ekonomik gelişme sağlayamaması: Yatırım yetersizliği ve sermaye eksikliğinden kaynaklanan ciddi bir sorundu.

Sonuç olarak, kapitülasyonlar Lozan’da kaldırıldığı için yeni devlete devredilen bir ekonomik sorun olmamıştır. Bu nedenle doğru cevap “D” şıkkıdır.

16 Takrir-i Sükûn Kanunu’nun getirdiği sonuçlardan değildir?

1. Hükümeti eleştirmenin yasaklanması
2. Basına sansür getirilmesi
3. Çoğulcu demokrasi uygulamasından bir süre için vazgeçilmesi
4. Halktan ordunun ihtiyaçları için destek sağlanması

  • 1
  • 2
  • 3
  • 4

16. Sorunun Çözümü

Bu soru, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun (\(4\) Mart \(1925\)) yürürlüğe girmesiyle ortaya çıkan sonuçlardan hangisinin bu kanunun etkileri arasında yer almadığını belirlemeyi amaçlıyor. Kanun, Şeyh Sait İsyanı sonrası ülke genelinde düzeni sağlamak, asayişi temin etmek ve muhalefetin rejim karşıtı hareketlerini önlemek için çıkarılmıştır. Yetkileri genişleten bu kanun, hükümete olağanüstü tedbirler alma hakkı tanımıştır.

Takrir-i Sükûn Kanunu’nun başlıca sonuçları:

  • 1. Hükümeti eleştirmenin yasaklanması: Kanunla birlikte hükümet politikalarına karşı sert muhalefet ve eleştiriler yasaklanmış, muhalif gazeteler kapatılmıştır.
  • 2. Basına sansür getirilmesi: Basın, hükümet kontrolü altına alınmış; rejim karşıtı olduğu düşünülen yayınlar engellenmiştir.
  • 3. Çoğulcu demokrasi uygulamasından geçici olarak vazgeçilmesi: Muhalif partiler kapatılmış, çok partili hayat denemeleri bir süreliğine askıya alınmıştır.

Buna karşılık 4. maddede belirtilen “Halktan ordunun ihtiyaçları için destek sağlanması”, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun doğrudan bir sonucu değildir. Bu tür uygulamalar savaş veya seferberlik dönemlerinde görülebilir, ancak Takrir-i Sükûn, esasen siyasi, güvenlik ve basın özgürlüğü konularında düzenlemeler getirmiştir.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • A) 1: Kanunun siyasi eleştirileri yasakladığı açıktır.
  • B) 2: Basına yönelik sansür, kanunun en belirgin sonuçlarından biridir.
  • C) 3: Muhalefetin kapatılması ve çoğulcu yapının askıya alınması doğrudan etkilerindendir.

Sonuç olarak, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun sonuçları arasında olmayan ifade, 4. maddede yer alan “Halktan ordunun ihtiyaçları için destek sağlanması”dır. Bu nedenle doğru cevap “D” şıkkıdır.

17 Aşağıdakilerden hangisi saltanatın kaldırılmasının görünürdeki sebebidir?

  • TBMM Hükûmeti’nin, askerî başarılarına İstanbul’u ortak etmeme düşüncesi
  • TBMM’nin öncelikle millî kurtuluşu hedeflemesi
  • İtilâf devletlerinin Lozan’a İstanbul Hükûmeti’ni de çağırmaları
  • TBMM’de Cumhuriyet yanlılarının üstünlük sağlamaları

17. Sorunun Çözümü

Bu soru, saltanatın kaldırılmasınıngörünürdeki sebebini” sormaktadır. Burada “görünürdeki sebep” ifadesi, doğrudan ve resmi olarak dile getirilen gerekçeyi; “esas sebep”ten ise farklı olarak, uygulamada ortaya çıkan diplomatik ya da siyasi nedenleri ifade eder.

Saltanat, 1 Kasım 1922 tarihinde TBMM tarafından kaldırılmıştır. Görünürdeki (resmî) gerekçe, milli mücadelenin öncelikle kurtuluş amacına odaklanması ve devlet yönetiminde ulusal iradeye dayalı bir sistemin sağlanmak istenmesidir. TBMM, Kurtuluş Savaşı sürecinde tek ve meşru otorite olduğunu vurgulamak amacıyla bu adımı atmıştır.

Diğer şıkların değerlendirilmesi:

  • A) TBMM Hükûmeti’nin, askerî başarılarına İstanbul’u ortak etmeme düşüncesi: Bu, önemli bir siyasi amaçtır ancak “görünürdeki” değil, perde arkasındaki sebeplerden biridir.
  • C) İtilâf devletlerinin Lozan’a İstanbul Hükûmeti’ni de çağırmaları: Bu, süreci hızlandıran doğrudan bir diplomatik gelişmedir; esasen görünürdeki değil, fiilî sebeplerden biridir.
  • D) TBMM’de Cumhuriyet yanlılarının üstünlük sağlamaları: Bu durum, ilerleyen süreçte Cumhuriyet’in ilanını kolaylaştırmıştır; ancak saltanatın kaldırılmasının resmi gerekçesi olarak sunulmamıştır.

Sonuç olarak, görünürdeki sebep, TBMM’nin öncelikle milli kurtuluşu hedeflemesi ve tüm yetkinin halkın iradesini temsil eden mecliste toplanması gerekliliğidir. Bu nedenle doğru cevap “B” şıkkıdır.

18 Hukuk alanındaki lâikleşme hareketlerinin temel adımı aşağıdakilerden hangisidir?

  • Medenî Kanun
  • Saltanatın kaldırılması
  • Soyadı Kanunu
  • Tevhid-i Tedrisat Kanunu

18. Sorunun Çözümü

Bu soru, hukuk alanında gerçekleştirilen laikleşme hareketlerinin en temel adımını belirlememizi istemektedir. Laikleşme, devlet düzeninde din kurallarının yerine akıl, bilim ve evrensel hukuk ilkelerinin esas alınmasıdır. Osmanlı’dan devralınan hukuk sistemi büyük ölçüde şer’î hukuka dayanıyordu ve bu yapı içinde medeni hayatın (evlenme, boşanma, miras vb.) düzenlenmesinde dini hükümler belirleyiciydi.

17 Şubat 1926’da kabul edilen ve 4 Ekim 1926’da yürürlüğe giren Türk Medenî Kanunu, İsviçre Medenî Kanunu’ndan uyarlanarak hazırlanmıştır. Bu kanunla:

  • Evlenme, boşanma, miras, velayet gibi konularda dini hukuk yerine laik hukuk kuralları getirilmiştir.
  • Kadın ve erkek hukuk önünde eşit hale gelmiştir.
  • Tek eşlilik ve resmi nikâh zorunluluğu kabul edilmiştir.

Diğer şıkların neden doğru olmadığı:

  • B) Saltanatın kaldırılması: Siyasal alanda laikleşme ve milli egemenlik açısından önemlidir; ancak doğrudan hukuk sisteminin laikleşmesiyle ilgili temel adım değildir.
  • C) Soyadı Kanunu: 1934’te çıkarılan bu kanun, toplumsal yaşamda modernleşmeye hizmet etmiştir; ancak hukuk alanında laikleşmenin başlangıcı değildir.
  • D) Tevhid-i Tedrisat Kanunu: Eğitim alanında laikleşmeyi sağlamıştır, hukuk sisteminin laikleşmesiyle doğrudan bağlantılı değildir.

Sonuç olarak, hukuk alanında laikleşme hareketlerinin temel ve en önemli adımı, Medenî Kanun’un kabulüdür. Bu nedenle doğru cevap “A” şıkkıdır.

19 Atatürk, 1936’da TBMM’nin açılış yılı nedeniyle yaptığı konuşmada:

“Milletimizi gece gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, gerçek sahibi öz Türk olan İskenderun-Antakya ve civarının geleceğidir. Fransa ile aramızdaki tek büyük mesele budur. Bu işin iç yüzünü bilenler, hakkı savunanlar Hatay meselesiyle ne kadar ilgili olduğumuzu anlar ve görürler.”

demiş ve dakikalarca ayakta alkışlanmıştır. Oturumu izleyen Yunan büyükelçisi, yanındaki Fransız büyükelçisine “Bu nutuk ve coşku hakkında ne diyorsunuz?” diye sormuş, Fransız büyükelçisi de “Bu bir nutuk değil, meydan okumadır.” cevabını vermiştir.

Bu bilgiden,
I. Milletvekilleri, Atatürk’ün Hatay konusundaki düşüncelerini desteklemiştir.
II. Atatürk, Hatay’ı Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olarak görmüştür.
III. Yunanistan ile Fransa, Hatay konusunda ortak hareket etmiştir.

Yargılarından hangilerine ulaşılabilir?

  • Yalnız I
  • I ve II
  • II ve III
  • I, II ve III

19. Sorunun Çözümü

Bu soruda, Atatürk’ün 1936 yılında TBMM açılışında yaptığı konuşma metni incelenerek, verilen üç yargıdan hangilerine ulaşılabileceği değerlendirilmiştir. Konuşmanın içeriği ve ardından gelen alkışlar, konuşmanın ne denli etkili ve destekleyici bulunduğunu göstermektedir. Aşağıdaki maddelerde her bir yargı detaylı olarak açıklanacaktır:

  • I. Milletvekilleri, Atatürk’ün Hatay konusundaki düşüncelerini desteklemiştir.
    Konuşma esnasında “dakikalarca ayakta alkışlanması” ifadesi, dinleyicilerin –özellikle milletvekillerinin– Atatürk’ün görüşlerine destek verdiğini açıkça göstermektedir. Bu durum, parlamentonun konuşmanın içeriğine olumlu yaklaşımını ve Hatay meselesinin önemine dair ortak bir görüş birliğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle, bu yargıya ulaşmak mümkündür.
  • II. Atatürk, Hatay’ı Türkiye’nin ayrılmaz bir parçası olarak görmüştür.
    Atatürk’ün konuşmasında, “gerçek sahibi öz Türk olan İskenderun-Antakya ve civarının geleceği” vurgulanması, Hatay bölgesine ilişkin sahiplik ve bağlılık hissiyatını ortaya koymaktadır. Bu ifade, Hatay’ın Türkiye için stratejik ve duygusal olarak ne kadar önemli olduğunu belirtmekte ve bu yargıyı desteklemektedir.
  • III. Yunanistan ile Fransa, Hatay konusunda ortak hareket etmiştir.
    Konuşmanın ardından Yunan büyükelçisinin Fransız büyükelçiye sorduğu soru ve Fransız büyükelçisinin “Bu bir nutuk değil, meydan okumadır.” şeklindeki cevabı, iki ülke arasında Hatay meselesi konusunda fikir birliğine varıldığını göstermemektedir. Aksine, bu ifadeler, Fransa’nın Atatürk’ün görüşlerine karşı eleştirel bir duruş sergilediğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla, bu yargıya ulaşılamaz.

Sonuç: Konuşmanın içeriği ve alkışlar, milletvekillerinin destek verdiğini ve Atatürk’ün Hatay meselesinde Türkiye’nin bütünlüğüne vurgu yaptığını göstermektedir. Ancak, Yunanistan ile Fransa arasında ortak hareket edildiğine dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır. Bu nedenle, doğru cevap “B: I ve II” şıkkıdır.

20
Aşağıdaki tabloda Sevr, Lozan ve Montrö Antlaşmaları’nda Boğazlar ile ilgili alınan kararlar verilmiştir:

Boğazlar Meselesi
Antlaşma Yıl Boğazlarla İlgili Kararlar
Sevr Antlaşması 1920 Boğazlar tüm devletlerin gemilerine açık olacak, İtilaf Devletleri tarafından oluşturulacak uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecekti.
Lozan Antlaşması 1923 Boğazların yönetimi, başkanı Türk olan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; Boğazların her iki yakası askerden arındırılacaktı.
Montrö Boğazlar Sözleşmesi 1936 Boğazlar Komisyonu kaldırılarak tüm yetkileri Türkiye’ye bırakılacak, Türkiye’nin Boğazlarda asker bulundurması kabul edilecekti.

Bu tablodaki bilgilere göre aşağıdaki yargılardan hangisine ulaşılamaz?

  • Sevr Antlaşması’nın Boğazlar ile ilgili maddesi bağımsız devlet anlayışına aykırıdır.
  • Türkiye, zamanla Boğazlar üzerindeki etkinliğini artırmıştır.
  • Lozan Antlaşması’nda Boğazların egemenliği Türkiye’ye verilmiştir.
  • Montrö Sözleşmesi ile Türkiye, Boğazları savunma hakkını elde etmiştir.

20. Sorunun Çözümü

Bu soruda, Sevr, Lozan ve Montrö Antlaşmaları’nda Boğazlar ile ilgili alınan kararlar incelenerek, tabloda verilen bilgilerden hangi yargıya ulaşılabileceği tartışılmıştır. Aşağıda her bir seçeneğin neden doğru veya yanlış olduğu detaylı şekilde açıklanmıştır:

  • A. Sevr Antlaşması’nın Boğazlar ile ilgili maddesi bağımsız devlet anlayışına aykırıdır.
    Sevr Antlaşması‘nda, Boğazların tüm devletlerin gemilerine açık olması ve İtilaf Devletleri tarafından oluşturulacak uluslararası bir komisyonun yönetimine bırakılması, bağımsızlık ve egemenlik kavramlarını zedeleyici niteliktedir. Bu durum, modern devlet anlayışına ters düşmektedir. Bu nedenle, bu yargıya ulaşılabilir.
  • B. Türkiye, zamanla Boğazlar üzerindeki etkinliğini artırmıştır.
    Tabloda görüldüğü üzere, Sevr Antlaşması’nda dış kontrol söz konusu iken, Lozan Antlaşması’nda yönetimin başkanlığında Türk unsuru öne çıkmakta ve Montrö Sözleşmesi ile Türkiye, yetkilerini tamamen devralmaktadır. Bu evrimsel süreç, Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki etkinliğinin artmasına işaret etmektedir. Dolayısıyla, bu yargıya ulaşılabilir.
  • C. Lozan Antlaşması’nda Boğazların egemenliği Türkiye’ye verilmiştir.
    Lozan Antlaşması’nda Boğazların yönetimi, başkanı Türk olan uluslararası bir komisyon tarafından yürütüleceği belirtilmiştir; fakat tam anlamıyla egemenliğin Türkiye’ye verilmesi ifadesi yer almamaktadır. Bu nedenle, Lozan Antlaşması kapsamında Boğazların egemenliğinin tamamen Türkiye’ye ait olduğuna dair kesin bir sonuç çıkarmak mümkün değildir. İşte bu yargıya ulaşılamaz.
  • D. Montrö Sözleşmesi ile Türkiye, Boğazları savunma hakkını elde etmiştir.
    Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre, Boğazlar Komisyonu kaldırılarak tüm yetkiler Türkiye’ye bırakılmış ve Türkiye’nin Boğazlarda asker bulundurmasına izin verilmiştir. Bu durum, Türkiye’nin savunma hakkını güçlendirmesine yönelik önemli bir adımdır. Dolayısıyla, bu yargıya ulaşılabilir.

Sonuç olarak; tabloda verilen bilgilere göre, Lozan Antlaşması’nda Boğazların egemenliğinin tamamen Türkiye’ye verildiğine dair kesin bir ifade bulunmadığından, “C” şıkkı hakkında ulaşılamaz. Bu yüzden doğru cevap “C: Lozan Antlaşması’nda Boğazların egemenliği Türkiye’ye verilmiştir.”


İşlemler

Geçmiş Sonuçlar

    Bir Yorum Yaz